İsrail,ABD ve İran Savaşı'nda bir haftayı aşkın süreyi geride bıraktık. ABD ve İsrail'e göre bu savaşın amacı İran hükümetini devirmek, halka özgürlük getirmek(!) gibi bir motivasyonla hareket etseler de biliyoruz ki tıpkı Suriye'deki gibi bir kuklayı rejimin başına geçirmek ve doğal kaynaklarını dilediğince sömürmek.
Ortadoğu’da yaşanan bu savaş, yalnızca tarafların askeri gücünü değil aynı zamanda devletlerin dayanıklılığını, toplumların reflekslerini ve küresel güç dengelerini de ortaya koyan bir turnusol kâğıdı işlevi görüyor. İran ile ABD–İsrail hattında gelişen çatışma, başından itibaren sadece askeri bir operasyon değil aynı zamanda bir rejim mühendisliği girişimi olarak okunabilecek bir stratejiyle başladı.
Hesap basitti: Yoğun bombardıman, üst düzey isimlere yönelik suikastlar ve altyapıyı felç eden saldırılar İran’daki yönetim mekanizmasını çökertecek, ardından içeride oluşacak kaos yeni bir siyasi düzenin kapısını aralayacaktı. Ancak sahadaki tablo, bu planın kağıt üzerindeki kadar kolay işlemediğini gösteriyor.
Washington Post’ta yer alan veriler saldırıların ölçeğini açıkça ortaya koyuyor. 28 Şubat’tan itibaren ABD’nin İran’da 2000’den fazla hedefi vurduğu, bunların ilk 72 saat içinde yaklaşık 200’ünün gerçekleştirildiği belirtiliyor. İsrail’in attığı mühimmat sayısı ise 4000’i geçmiş durumda. Yani İran toprakları kısa süre içinde yaklaşık 6000 ayrı saldırıyla hedef alındı.
Bu saldırıların hedefleri yalnızca askeri üslerle sınırlı değildi. Fabrikalar, hava savunma sistemleri, hükümet ve güvenlik tesisleri, kamu binaları, hatta hastaneler ve okullar bile bu bombardımanın parçası oldu. Bu tablo, İsrail’in Gazze’de uyguladığı “altyapıyı çökertme” stratejisini aynı şekilde İran’a da taşındığını düşündürüyor. Hastane ve okullara yapılan saldırılar bunun en büyük göstergesi.
Ancak burada gözden kaçırılan önemli bir unsur var: İran sıradan bir devlet değil. İmparatorluk geleneğine sahip, kriz yönetiminde tarihsel deneyimi olan ve devlet refleksi güçlü bir ülke. Dini lider Ayetullah Ali Hamaney’e yakın çok sayıda üst düzey ismin öldürülmesine rağmen yönetim zinciri kopmadı. Kurumlar çalışmaya devam etti, emir-komuta sistemi çökmek yerine yeniden organize oldu.
Belki de en dikkat çekici gelişme İran toplumunun verdiği tepkiydi. Beklenti, yoğun saldırıların halkı yönetime karşı ayağa kaldırmasıydı. Ancak sokaklara çıkan kalabalıklar hükümeti devirmek için değil, ölülerini anmak ve ABD ile İsrail’i protesto etmek için toplandı. Bu durum savaşların sadece askeri değil aynı zamanda psikolojik bir boyutu olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Askeri açıdan bakıldığında İran’ın coğrafyası da önemli bir avantaj sağlıyor. Ülke dünyanın en dağlık bölgelerinden biri. Füze tesisleri ve stratejik üslerin büyük bölümü dağların içine, yeraltına inşa edilmiş durumda. ABD’nin kullandığı sığınak delici bombaların belli derinliğe kadar etkili olduğu biliniyor. Ancak İran’daki bazı tesislerin bundan çok daha derinde olduğu ifade ediliyor. Bu nedenle yalnızca hava saldırılarıyla İran’ın askeri kapasitesini tamamen ortadan kaldırmak oldukça zor görünüyor.
Savaşın bir başka boyutu ise maliyet. Amerikan Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nin verilerine göre yalnızca 28 Şubat – 5 Mart arasında İran’a saldırının maliyeti 3,7 milyar dolara ulaştı. Bu da günde yaklaşık 891 milyon dolar demek. Bu rakamlara İran’ın imha ettiği belirtilen dronlar, uçaklar veya gemiler dahil değil.
Üstelik bu savaşın finansmanı devlet bütçesinin içine dahil edilmediği, yani kongre onayı olmadan kullanıldığı iddia ediliyor. Aynı süreçte ABD yönetiminin İsrail’e 151,8 milyon dolarlık acil mühimmat satışını yine kongre onayı olmadan yapması ve 12 milyar dolarlık silah satışını gerçekleştirmesi, savaşın yalnızca Ortadoğu’da değil ABD iç siyasetinde de tartışmalı bir konu haline geldiğini gösteriyor.
Ekonomik cephede ise en kritik nokta Hürmüz Boğazı. Dünya petrolünün yaklaşık %20’si bu dar geçitten taşınıyor. Nitekim çatışmanın ilk haftasında petrol fiyatlarının yaklaşık %10 artması, enerji piyasalarının bu gerilime ne kadar hassas olduğunu gösterdi. İran'ın Hürmüz Boğazı'nı Çin ve Rusya dışına kapatması ilerleyen haftalarda bu artışın devam edebileceğini gösteriyor.
Uluslararası arenada ise yeni bir jeopolitik tablo oluşuyor. Rusya diplomatik platformlarda İran’a destek açıklamaları yaparken, Çin ise küresel yakıt ihracatını askıya aldı,sevkiyatı durdurdu. Ortadoğu’daki bazı müttefiklerin de ABD politikalarına mesafeli yaklaşması dikkat çekiyor. Bu durum uzun vadede bölgesel ittifakların yeniden şekillenebileceğine işaret ediyor.
Tarih bize bir şeyi defalarca gösterdi: dışarıdan planlanan savaş her zaman hesaplandığı gibi sonuçlanmaz. Afganistan bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. İran ise coğrafyası; tarihi, devlet yapısı ve toplumsal refleksleri açısından çok daha sürprizlerle dolu bir ülke.
Bu nedenle bugün Ortadoğu’da yaşanan savaşın sonucu yalnızca askeri üstünlükle belirlenmeyecek. Devletlerin dayanıklılığı, toplumların direnci ve küresel güçlerin hamleleri bu denklemi şekillendirecek.
Ama şu bir gerçek: İran'ın dayanıklılığı gösteriyor ki bu savaşın İsrail ve ABD için “kolay bir zafer” hikâyesi olarak yazılması mümkün görünmüyor.





