Türkiye’de özellikle son yıllarda iş cinayetlerinin korkunç bir seviyeye ve ihmale dönüştüğünü söylemek kimse için yeni bir tespit değil. Her ay yayınlanan raporlar, aynı acı tabloyu adeta gözümüzün içine sokuyor. Yüzlerce işçi, en temel güvenlik önlemleri alınmadığı için ölüyor ama bu listenin bambaşka bir noktası var ki her defasında insanın içini derinden yakıyor: 18 yaş altı çocuk işçiliği.
Aslında buna “ölüm” demek bile hafif kalıyor. Çünkü ortada kaderin kötü bir cilvesi değil düpedüz çocukluğu, eğitimi, güvenliği ve geleceği elinden alınmış bir hayatın sistematik olarak olarak sömürülmesi var.
Türkiye’de çocuk işçiliği, genç nüfusun yoğunluğu ve ekonomik krizin derinleşmesiyle beraber yeniden gün yüzüne çıkmaya başladı. Zira son günlerde tanık olduğumuz çocuk işçi ölüm haberlerinin art arda gelmesi bizlere bunu bir kez daha gösteriyor. Fakat daha geniş bir çerçeveden baktığımızda mesele yalnızca ekonomik zorunluluk değil. Ucuz emek talebinin, maliyet düşürme takıntısının ve denetimsizliğin yarattığı dev bir karanlık gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpıyor. Hal böyle olunca düşük ücret, hak talep etmeme, sendikalaşmama, kolay yönlendirilebilirlik ile çocuk işçilerin tercih edilmesi işveren için ‘mükemmel paket’ haline geliyor. Bütün bunların üzerine bir de görünmezlik eklenince kayıt dışı çalıştırılan çocuklar devlet radarından da kaçırılmış oluyor.
Öldüklerinde İlk Öğrendiğimiz Şey Yaşları Oluyor:
"Hayatını kaybeden işçinin 15 yaşında olduğu öğrenildi."
Bu ifade aslında yaşadığımız trajedinin en yalın özeti. Bu çocukların isimlerini, hayatlarını, hayallerini bilmeyiz ama ölüm anlarında yaşları ortaya çıkar ve bu durum haber değeri yaratır. Bu bile tek başına çocuk işçiliği gerçeğinin nasıl bir görünmezlik içinde olduğunu bize gösteriyor.
Bir çocuk neden okulda olmak yerine; inşaat iskelesinde,tarlada ya da tekstil atölyesinde olur?
Bu soruların cevapları bireysel nedenlere indirgense de aslında politiktir. Çünkü bir ülkede çocuklar çalışırken ölüyorsa bunu sebebi yalnızca yoksulluk değildir.
Ülkemizde yaşanan iş cinayetlerinin kader, talihsizlik gibi addedilmesi ise bir başka can sıkıcı noktadır. Kaderden ziyade, öngörülebilir ve önlenebilir bir sürecin denetimsizliği nedeniyle yaşanılan bir trajedidir.
Denetimsizlik, uygulanmayan yasalar, işverenin maliyet düşürme arzusu derken bunlar sonucunda sermayenin en savunmasız kesimini yani -çocukları- ezip geçmektedir bu sistem.
Çocuk dediğimiz varlık okula gider, oyun oynar, hayal kurar, hata yapar ve büyür. Vinç altında ezilmez, makineye kolunu kaptırmaz, inşaatta çalışmaz, mesaiye kalmaz, kalamaz. Bunlar oluyorsa eğer bir ülkenin geleceğine saldırı var demektir.
Bir ekonomist açısından ise çocuk işçiliği sorunu; ahlaki bir mesele olmasının yanı sıra, yüksek bir fırsat maliyeti problemidir. Çocuğun iş gücüne 14-15 yaşlarında girmesi, eğitimden kopması ve düşük ücretli bir döngüye sıkışması, gelecekte daha düşük verimlilik, daha düşük gelir ve daha düşük iç talep anlamına gelir. Bu nedenle çocuk işçiliği ile mücadele sadece sosyal politikaların konusu değildir. Ekonomik ve sürdürülebilir büyümenin de merkezinde olmalıdır.
İş cinayetlerinin yalnızca iş güvenliği eksikliğinden kaynaklanmadığını, derin bir toplumsal adaletsizlik olduğunu görmek zorundayız. Bir ülkede çocuklar çalışırken ölüyorsa, bu sadece bugünün değil yarının da çöküşüdür. Bu nedenle çocuk işçiliğini bitirmek, iş cinayetlerini durdurmak sadece politik bir tercihten ziyade ahlaki bir zorunluluktur.
Ve bu zorunluluk ertelendikçe toprağa gömülen yalnızca çocuk bedenleri değil toplumun vicdanı da olur.






