Bir liseye pompalı tüfekle girilmesi, yalnızca bir suç haberi değildir. Bu, bir toplumun alarm hâlidir.
Şanlıurfa Siverek’te yaşanan saldırıda öğrenciler, öğretmenler, bir polis memuru ve okul çalışanı yaralandı. Failin okulun eski öğrencisi olduğu açıklandı; olayın ardından Milli Eğitim Bakanlığı psikososyal destek ekiplerini bölgeye gönderdi ve okulda eğitime ara verildi. Bütün bunlar devletin olay sonrası refleksidir; olması gerekendir. Ama asıl soru şudur: Biz neden hep olaydan sonra konuşuyoruz?
Çünkü bugün okul kapısından içeri giren sadece bir silah değildi. İhmal girdi. Öfke girdi. Denetimsizlik girdi. Çocukların ve gençlerin içine biriken, kimsenin zamanında ciddiye almadığı karanlık girdi.
Bir okul, yalnızca ders anlatılan bina değildir. Okul, çocuğun devleti ilk kez hissettiği yerdir. Adaleti, eşitliği, sınırı, merhameti, dili orada öğrenir. Eğer çocuk okulda değersizliği, dışlanmayı, korkuyu, aşağılanmayı ya da sahipsizliği öğreniyorsa; toplum bir süre sonra bunun faturasını yalnız eğitimde değil, sokakta da öder.
Bugün önümüzde duran gerçek şudur: Okul güvenliği yalnız kapıya güvenlik koymakla sağlanmaz. Elbette fiziki önlem gerekir. Giriş-çıkış denetimi gerekir. Okul çevresinde daha sıkı asayiş gerekir. Riskli kişi ve durumlara karşı hızlı koordinasyon gerekir. Ama bunların hiçbiri, okulun içindeki iklim zehirlenmişse tek başına yeterli değildir.
OECD verileri, Türkiye’de öğrencilerin önemli bir bölümünün okula giderken, sınıfta ya da okulun ortak alanlarında kendini güvende hissetmediğini söylüyor. Bu çok ağır bir veridir. Çünkü güvensizlik sadece bugünün ruh halini değil, yarının toplumsal karakterini de belirler. Kendini güvende hissetmeyen çocuk, kendini ait de hissetmez. Aidiyeti zayıf olan yerde ise öfke, kopuş ve şiddet daha kolay kök salar.
Üstelik mesele yalnızca fiziksel saldırı da değildir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın kendi araştırması bize gösteriyor ki çocuklar tehdidi, dışlamayı ve dijital baskıyı da şiddet olarak yaşıyor. Demek ki biz okulda sadece bıçakla, sopayla, silahla mücadele etmiyoruz; dili sertleşmiş, empatisi körelmiş, öfkeyi normalleştirmiş bir kültürle mücadele ediyoruz.
O hâlde soruyu doğru sormalıyız: Bir çocuk ya da genç, okula silahla gelecek kadar hangi karanlıkta yalnız bırakıldı? O öfke nerede büyüdü? Evde mi? Sokakta mı? Ekranda mı? Okul koridorunda mı? Rehberlik servisinin yetişemediği bir boşlukta mı? Yoksa hepimizin suskunluğunda mı?
Her trajediden sonra “çok üzgünüz” demek kolaydır. Zor olan, üzülmenin gereğini yapmaktır. Her okul için gerçek bir risk haritası çıkarılmalı. Rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri göstermelik değil, erişilebilir ve sürekli olmalı. Okul idaresi, öğretmen, aile, emniyet ve yerel yönetimler arasında kriz çıktığında değil, kriz çıkmadan önce çalışan bir erken uyarı ağı kurulmalı. Şiddeti doğuran dil; evde, siyasette, medyada ve sosyal medyada sorgulanmalı. Çünkü çocuk, kendisine ne anlatıldığından çok, büyüklerin nasıl davrandığını öğrenir.
Bir ülke çocuklarını koruyamıyorsa, geleceğini de koruyamıyor demektir.
Bu yüzden Siverek’te yaşanan olay, tek bir okulun meselesi değildir. Hepimize yöneltilmiş sert bir sorudur: Biz çocuklara gerçekten nasıl bir memleket bırakıyoruz?





