Türkiye ekonomisi; Eylül 2025 itibarıyla resmi verileri bir tabloyu, sokaktaki hayat ise başka bir gerçeği anlatıyor. İkinci çeyrek büyüme oranı yüzde 4,8 ile beklentilerin üzerinde geldi. Kağıt üzerinde bu rakam güçlü bir ekonomi görüntüsü yaratıyor aslında. Fakat vatandaşın mutfağında, cebinde, kiralık ev arayışında bu büyüme hissediliyor mu?
Enflasyon hala yakıcı. Ağustos ayında yıllık TÜFE yaklaşık yüzde 33 seviyesinde açıklandı. Yetkililer “düşüş eğilimi” diyerek teselli arıyor ama maaşlar eriyor, kiralar sürekli artıyor ve temel gıda fiyatları vatandaşı bunaltmaya devam ediyor. Üretici fiyatları hala yüzde 25’in üzerinde, maliyet baskıları sürdüğü sürece etiketlerdeki artışlar devam edecek. Bu tabloya “kontrol altına alındı” demek, hayatın akışına aykırı.
Merkez Bankası, tüm bu ortamda faizi yüzde 43’ten 40,5’e düşürdü. Bu kararın adı “ekonomiyi canlandırma”. Ancak erken ve ölçüsüz faiz indirimleri geçmişte TL’yi zayıflatıp enflasyonu körükledi. Bugün farklı bir sonuç beklemek gerçekçi değil: kısa vadede belki bir nefes aldırabilir ama orta vadede enflasyonu yeniden alevlendirme riski yüksek.
Cari dengede turizm gelirleri ve hizmetler sektörü sayesinde geçici bir rahatlama var. Ancak dış ticaret açığı yerleşik şekilde devam ediyor. Üretimde ithalata bağımlılık azaltılmadıkça, turizm gelirleriyle sağlanan rahatlama kalıcı olmuyor. Hal böyle olunca da her yaz sezonunda “turizm geliri” ile teselli bulmak, sorunların üzerini kapatmaktan öteye geçmiyor.
Politika ve hukuk alanındaki tedirginlikler de yatırım güvenini zayıflatıyor. Muhalefete yönelik operasyonlar ve hukukun zayıfladığı algısı, uzun vadeli yatırımcıların gelmesini zorlaştırıyor; hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı yerde sermaye kısa vadeli ve kırılgan biçimde akıyor. Bu güven eksikliği, ekonomik istikrarı sağlamayı daha da güçleştiriyor.
Ayrıca kuru dengede tutma çabaları kısa vadeli rahatlama sağlasa da maliyetli. Döviz satışıyla piyasayı tutmak, rezervleri eriterek günü kurtarıyor; ama rezervlerin tükenmesi riski, ileride daha ağır dengelenme maliyetleri doğurabilir. Bugün için yapılan müdahaleler yarın için daha büyük kırılganlıklar yaratabilir.
Hükümetin açıkladığı Orta Vadeli Program ise hayal ile gerçek arasındaki farkı gösteriyor. 2025 için yüzde 28,5 enflasyon hedefi konmuş; 2027’de tek haneli enflasyon vaat ediliyor. Ancak istikrarsız politikalar, ani faiz kararları, öngörülmeyen bütçe açıkları ve kur şokları göz önünde tutulduğunda bu hedeflere toplumun inancı zayıf.
Kısacası Eylül 2025 itibarıyla tablo açık: Rakamlar parlak gösterilmeye çalışılıyor ama vatandaşın cebindeki gerçek bambaşka. Büyüme oranlarıyla övünmek kolay; asıl mesele enflasyonu kalıcı biçimde düşürmek, gelir dağılımını düzeltmek ve halkın alım gücünü korumaktır. Eğer bu yapılmazsa, ekonomideki “denge oyunu” sadece kağıt üzerinde kalacak, sokaktaki hayatı değiştirmeye yetmeyecektir.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı süslü hedefler ya da rakam oyunları değil; öngörülebilir, tutarlı ve toplumun gerçeklerini dikkate alan bir ekonomi yönetimidir. Hukukun güvenceye alınmadığı, rezervlerin sürdürülemez müdahalelerle eridiği ve enflasyonla etkin mücadele edilmediği sürece büyüme rakamları ne kadar yüksek olursa olsun ülkenin geleceği kırılgan kalacaktır.





