On yıl önce de yazmıştım.
O gün, duyguların en yoğun yaşandığı, herkesin safını belirlemeye zorlandığı günlerde alkışlanan cümlelerin peşine takılmak yerine soru sormayı tercih etmiştim.
Çünkü gazeteciliğin görevi slogan üretmek değil, hafızayı diri tutmaktır.
O gün kaleme aldığım yazıda, FETÖ denilen yapının bir gecede ortaya çıkmadığını, yıllarca devletin en mahrem kurumlarına yerleşmesine göz yumulduğunu, bunun siyasi sorumluluğunun örtülemeyeceğini yazmıştım.
Yine o gün, yaşananların ardından ortaya çıkacak tablonun Türkiye’yi daha demokratik değil, daha merkeziyetçi bir yapıya sürükleyebileceğine dair kaygılarımı dile getirmiştim.
Aradan tam on yıl geçti.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o gün sorduğum soruların büyük bölümünün hâlâ cevapsız olduğunu görüyorum.
Yıllarca “Ne istediler de vermedik?” diyenler hesap vermedi.
Devletin içine bu yapının nasıl yerleştiği, kimler tarafından büyütüldüğü ve önünün nasıl açıldığı bütün açıklığıyla ortaya konulmadı.
15 Temmuz, sadece o gece yaşananlarla değil, o geceye giden yıllarla birlikte değerlendirilmesi gereken tarihî bir kırılma noktasıdır.
Bu noktada, emperyalist güçlerin ülkemize ve Ortadoğu’ya şekil verme politikalarını da unutmamak gerekir. O dönemde iktidarla kurulan ilişkiler içerisinde sonradan FETÖ olarak adlandırılan yapının önünün açıldığı, devletin en kritik kurumlarına kadar ulaşabildiği gerçeği de hafızalarımızdadır. Bütün bunlar yaşanmışken, siyasi sorumluluğun bugün bile tam anlamıyla tartışılmıyor olması düşündürücüdür.
Dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu süreçle ilgili kullandığı “kontrollü darbe”, hatta “tiyatro” ifadeleri de hafızalarımızdadır. O sözler Türkiye’nin en sert siyasi tartışmalarından birine dönüşmüştü. O gün desteklediğimiz bu yaklaşımın, bugün çıkıp Özgür Özel ve ekip arkadaşlarının FETÖ’cü yapı tarafından desteklendiğini ileri sürmesi ise siyasetin geldiği noktayı göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bu yaman çelişkiye dikkat çekmek istedim.
Geldiğimiz noktada, dün yargının siyaseti dizayn ettiğini söyleyenlerin, bugün yargı kararları üzerinden yeni siyasi hesaplar yaptığı bir tabloyla karşı karşıyayız.
Benim meselem hiçbir zaman kişiler olmadı.
Benim meselem ilkeler oldu.
On yıl önce de bunu yazdım.
Bugün de aynı yerde duruyorum.
Devlet; cemaatlerin, tarikatların ya da siyasi iktidarların güç mücadelesinin alanı olamaz.
Demokrasi de yalnızca işimize geldiğinde hatırlanacak bir kavram değildir.
15 Temmuz’u gerçekten anlamak istiyorsak, sadece o geceyi değil; o geceyi mümkün kılan ihmalleri, ortaklıkları, sessizlikleri ve sonrasında yaşananları da konuşmak zorundayız.
Aksi hâlde her yıl aynı konuşmaları yapar, aynı sloganları tekrar ederiz.
Ama tarihten hiçbir ders çıkarmamış oluruz.
Bugün 15 Temmuz’u “Demokrasi ve Millî Birlik Günü” olarak kutlayanlara bir sorum var:
FETÖ’nün “simitçi ayağı” ortaya çıkarıldı deniliyor.
Peki siyasi ayağı nerede?
Aradan on yıl geçmiş olmasına rağmen bu yapının siyasi ayağının hâlâ bütün açıklığıyla ortaya konulamaması, bilinen gerçeklerin toplumdan saklandığı yönündeki kuşkuları büyütmüyor mu?
Yoksa asıl konuşulmaması istenen konu tam da bu mu?





