Türkiye, bir süredir siyasetin dar koridorlarına sıkışmış bir ülke. Demokrasi, temsil ve adalet kavramları, giderek daha çok tartışılıyor ama daha az yaşanıyor. Toplumun siyasete duyduğu güven zedelenmiş durumda; çünkü sandığın, çoğu zaman halkın iradesinden çok, kişisel hesapların, kliklerin ve güç savaşlarının gölgesinde kaldığını görüyoruz.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin devam eden delege seçimleri de bu tabloya dâhil. Aslında yalnızca CHP’ye özgü değil bu durum; Türkiye’de neredeyse bütün siyasi partiler, “içeride demokrasi üretemeden, dışarıya demokrasi vaat etme” paradoksunun içinde sıkışmış durumda.
Siyasetin Dar Alan Kavgaları
Bugün Türkiye’de siyaset, büyük vizyonlardan çok, küçük hesapların sahnesine dönüşmüş durumda. Sandıklar, birer umut kapısı olmaktan çıkıp, hizip savaşlarının, kişisel ihtirasların arenasına çevriliyor.
Delege seçimlerinde yaşanan tartışmalar da bu gerçeği çıplak biçimde gösteriyor. Kazananlar kendilerini mutlak hâkim sanıyor, kaybedenler kırgınlıkla kenara çekiliyor. Oysa gerçek demokrasi, kazananın her şeyi aldığı, kaybedenin susturulduğu değil; herkesin kendini değerli hissedebildiği bir zeminde mümkün olur.
Sorun sadece CHP’nin değil, muhalefetin genelinin sorunu:
- Umut vadeden bir gelecek hikâyesi yazılamıyor.
- Örgütler, katılımcılığı büyütmek yerine dar kadroculuğa sıkışıyor.
- Toplumun beklentisiyle siyasetin dili arasındaki uçurum her geçen gün derinleşiyor.
Küçük Seçimler, Büyük Gelecek
Bugün CHP’de yaşanan delege seçimleri, teknik olarak bir örgüt süreci gibi görünse de, aslında Türkiye’nin 2028’e giden yolculuğunun ipuçlarını taşıyor. Çünkü demokrasi kültürü, büyük seçimlerden önce küçük seçimlerde sınanır.
Eğer bu süreç kapsayıcı, şeffaf ve uzlaşmacı bir anlayışla yürütülürse, sadece CHP’nin değil, Türkiye’nin demokrasi umudu da güçlenecek. Ancak süreç, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklara, kişisel iktidar savaşlarına ve dar kliklerin gölgesine hapsolursa, kaybedilen şey bir kongreyle sınırlı kalmayacak:
Türkiye, 2028 için yeni bir hikâye bulmakta zorlanacak.
Toplumun Siyasete Açık Mektubu
Türkiye’de halkın siyasete dair beklentisi artık çok net: şeffaflık, liyakat, kapsayıcılık ve umut. İnsanlar; kimsenin kişisel ihtiraslarına, hizipçi kavgalarına, pazarlık siyasetine tahammül gösterecek noktada değil.
Siyasetin aktörleri, toplumun bu suskun öfkesini fark edemedikçe, “sandıkta kaybetmek” yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de kaderi olmaya devam edecek.
2028 seçimleri bu anlamda bir “gelecek referandumu” olacak. Türkiye’nin nasıl bir ülke olmak istediğini belirleyecek:
- Daha kapsayıcı mı olacağız, yoksa bölünmeyi mi derinleştireceğiz?
- Umudu yeniden mi büyüteceğiz, yoksa umutsuzluğu mu kalıcılaştıracağız?
- Halkın sesine kulak verecek miyiz, yoksa kendi yankı odalarımızda mı kaybolacağız?
Sonuç: Sandığın Ötesini Görmek
Bugün hangi adayın, hangi listenin kazandığından çok daha önemli bir şey var: Nasıl bir demokrasi kültürü üretiyoruz?
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, liderlerden, listelerden, kliklerden çok daha büyük:
Birlikte var olabilme iradesi.
Sandığın gölgesinde kaybolmadan, onu bir umuda dönüştürebilirsek, yalnızca bir seçim kazanmayız; geleceği kazanırız.





