15 Ocak 2024’te kaleme aldığım bir yazının başlığı şöyleydi: “İmamoğlu’nun işi bu sefer kolay değil.”
O günlerde siyasi atmosfer henüz bugünkü kadar keskinleşmemişti. Kulisler hareketli, tartışmalar hararetliydi ancak Türkiye, siyaset kurumunun varoluşsal bir krizle sınandığı bugünkü tabloyla henüz tam anlamıyla yüzleşmemişti. Bugün ise geldiğimiz nokta, basit bir siyasi polemiğin çok ötesindedir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu etrafında şekillenen süreç, artık Türkiye’de devlet, hukuk ve toplum ilişkisinin en büyük fay hatlarından birine dönüşmüş durumda.
Bir Yerel Yöneticiden Siyasi Figüre Dönüşüm
Ekrem İmamoğlu’nun siyasi serüveni, Türkiye’nin alışılagelmiş politik kariyer basamaklarına pek benzemiyor. 2019 yılında İstanbul seçimlerini kazanması, ardından bu seçimin iptal edilmesi ve yenilenen seçimde toplumsal bir mutabakatla çok daha büyük bir farkla sandıktan çıkması, siyaset sosyolojisi açısından bir kırılma anıdır. O gün sandıkta tecelli eden şey yalnızca bir belediye başkanının seçilmesi değil; toplumsal vicdanın, adaletsizlik algısına karşı gösterdiği demokratik refleksti.
İşte tam da bu nedenle, o günden sonra İmamoğlu yalnızca bir "belediye başkanı" kalmadı. Muhalif sosyolojinin umut bağladığı bir figür, iktidar için ise geleceğin en güçlü rakibi haline geldi. Hakkında açılan davaların ve yürütülen soruşturmaların salt hukuki metinler üzerinden değil, siyasi satranç tahtası üzerinden okunmasının temel sebebi de bu toplumsal karşılıktır.
Hukuk Kılıfında Siyaset Mühendisliği mi?
Bugün Türkiye’nin yanıtını aradığı en kritik soru şudur: Karşı karşıya olduğumuz tablo, bağımsız yargının olağan bir süreci mi, yoksa yargı mekanizmasının siyasete yön vermek için bir araç olarak kullanıldığı bir "siyaset mühendisliği" mi?
İktidar cephesi sürecin tamamen hukuk sınırları içinde yürüdüğünü savunurken, muhalefet ve geniş bir toplumsal kesim bunun siyasi bir tasfiye çabası olduğuna inanıyor. Kurumlara olan güvenin aşındığı toplumlarda, hukuki kararların toplum nezdinde meşruiyet kazanması zordur. Türkiye’de hukukun siyasallaşması tartışması yeni olmamakla birlikte, düğüm tam da bu güven krizinin merkezinde sıkışmaktadır.
Siyasi Hafızanın Bumerang Etkisi
Türkiye’nin siyasi tarihi; mahkeme salonlarında bitirilmek istenen kariyerlerin, yasakların ve soruşturmaların tarihidir. Ancak sosyolojik bir gerçeklik vardır: Toplum, sandık dışında kurulan mahkemelerin kararlarını, kendi mahkemesinde, yani vicdanında her zaman bozmuştur.
Geçmişte siyasi yasaklarla yola devam edemeyenler olduğu gibi, o yasaklardan doğan mağduriyetle iktidara yürüyenler de oldu. Bu yüzden bugün yaşananları günübirlik bir siyasi çekişme olarak okumak, Türkiye’nin tarihsel hafızasına kör kalmaktır. Siyasette, özellikle de Türkiye gibi duygusal ve politik refleksleri güçlü toplumlarda, hiçbir hikâye masa başında ya da mahkeme salonunda tek bir kararla bitmez.
Asıl Sınavımız Ne?
Bugün mesele yalnızca Ekrem İmamoğlu’nun siyasi kariyeri değildir. Asıl mesele, Türkiye’de siyasi rekabetin kurallarının nasıl belirleneceği, oyunun sandıkta mı yoksa adliye koridorlarında mı oynanacağıdır.
15 Ocak’taki cümleme geri dönüyorum: “İmamoğlu’nun işi bu sefer kolay değil.”
Fakat bugün çok net görüyoruz ki; işi zor olan yalnızca o değil. Asıl işi zor olan, kurumsal yıpranmışlıkla yüzleşen Türkiye demokrasisidir. Bu sürecin sonunda kazanan veya kaybeden yalnızca bir siyasetçi ya da bir parti olmayacaktır. Bu hikâyenin nihai kazananı ya da kaybedeni, Türkiye'de demokrasinin yaşama kapasitesi ve hukukun üstünlüğü olacaktır.





