Türkiye siyaseti bir kez daha rakamların soğuk gölgesinde yürüyor. Son haftalarda şahit olduğumuz milletvekili geçişleri, iktidar cephesinde “400 vekil” hedefini yeniden tartışmaya açarken; asıl sorulması gereken soru, bu geçişlerin demokrasinin ruhuna ne söylediğidir.
Kuşkusuz Meclis’te sayılar artabilir, sandalyeler yer değiştirebilir. Bu durum hukuken mümkün, siyaseten de “olağan” kabul edilebilir. Ancak her olağan durum, toplumsal meşruiyet üretmez. Çünkü demokrasi sadece bir matematik hesabı değil; özünde bir temsil ilişkisi, bir güven akdidir.
Bir seçmen oy verirken sadece bir isme değil; bir programa, bir söze ve bir duruşa da imza atar. Milletvekili geçişleri bu bağlamda sadece partiler arası bir yer değiştirme değil, seçmenle kurulan o görünmez sözleşmenin ihlalidir. Bugün Meclis’te artan her sandalye, toplumda azalan bir güven duygusuna denk geliyorsa; orada sayısal bir kazançtan değil, siyasal bir aşınmadan söz etmek gerekir.
İktidarın dillerden düşürmediği “400 milletvekili” söylemi, teknik bir anayasa hesabından çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu hedef; siyasetin artık uzlaşma yerine toplama, ikna yerine transfer üzerinden yürütüldüğünün açık bir itirafıdır. Oysa anayasa dediğimiz metin, bir partinin ya da bloğun güç gösterisi değil; toplumun en geniş kesimlerinin ortak mutabakat belgesi olmalıdır.
Burada asıl dikkat çekici olan, 400’ün uzak göründüğü her noktada 360’lık referandum eşiğinin sessizce sahneye sürülmesidir. Referandum, teoride halkın sözüdür; ancak pratikte çoğu zaman siyasal krizlerin çözüm yükünün halkın omuzlarına devredilme biçimidir. Toplumun ağır bir ekonomik yük altında ezildiği, yarın kaygısının mutfağı sardığı bir dönemde anayasa tartışmasını sandığa taşımak; bir çözüm arayışından çok, siyasal bir tahkimat çabası olarak okunmaya mahkûmdur.
Sosyolojik açıdan baktığımızda bu tablo, siyaset kurumuna duyulan güvensizliği daha da derinleştiriyor. “Kim, kimi temsil ediyor?” sorusu artık seçmen için soyut bir teori değil, gündelik bir şüphe hâline gelmiştir. Özellikle genç seçmen, siyaseti ilk kez bu kadar mesafeli ve umutsuz izliyor. Çünkü onların gördüğü şey bir fikir mücadelesi değil, bir pozisyon mücadelesinden ibarettir.
Bir gazeteci olarak şunu net söylemek gerekir:
Bu ülkenin bugün en acil ihtiyacı yeni bir anayasa tartışması değil; adalet duygusunu, ekonomik güvenliği ve toplumsal eşitliği onaracak bir siyasal iklimdir. Anayasa konuşulacaksa, bu ancak özgürlüklerin genişletildiği, kuvvetler ayrılığının tahkim edildiği ve temsili demokrasinin sahici biçimde yeniden kurulduğu bir zeminde anlamlıdır.
Bir siyasetçi olarak şu soruyu sormak zorundayız:
Toplumun büyük bir kısmı geçim derdiyle boğuşurken, gençler ülkeyi terk etmeyi tek kurtuluş görürken, kadınlar sokakta güvende hissetmezken; siyaset neden hâlâ halkın derdini değil, kendi sayı hesabını yapıyor?
Ve bir yazar olarak şunu eklemek isterim:
Demokrasi, sadece kazanılan sandalyelerle ölçülmez. Kaybedilen güven, ertelenen adalet ve görmezden gelinen halk; bir gün gelir tüm o parlak rakamları anlamsız kılar.
Bugün Meclis’te yaşananlar teknik bir anayasa hamlesi değil, bir meşruiyet sınavıdır. Bu sınavdan kaç sandalye ile değil, ne kadar toplumsal rıza ile çıkılacağı ise hâlâ belirsizliğini korumaktadır.





