Türkiye siyasetinde bazı anlar, sadece yapılanı değil, yapılanın ardındaki sembolik anlamı da sorgulatır. CHP Genel Başkanı’nın, partisinin iç dinamikleri hakkında Bülent Arınç ile baş başa görüşerek adeta 'tekmil verdiği' iddiası, tam da böyle bir kırılma anıdır. Zira o koltuk, sadece bir parti başkanlığı değil; Cumhuriyet'i kuran iradenin kurumsal hafızasıdır.
Siyaset, semboller ve fotoğraflar üzerinden yürüyen bir sanattır. Liderlerin kiminle baş başa görüştüğü, kime ne anlattığı, bazen söylenen sözün içeriğinden çok daha derin mesajlar taşır.
Son günlerde kamuoyuna yansıyan o iddia, işte bu yüzden basit bir "nezaket buluşması" olarak geçiştirilemez: CHP Genel Başkanı’nın, Bülent Arınç ile baş başa bir görüşme gerçekleştirdiği ve partisinin iç süreçleriyle –özellikle kurultay tartışmalarıyla– ilgili olarak onu bilgilendirdiği iddiası...
Burada durup, soğukkanlılıkla düşünmek gerekiyor.
Mesele, iki siyasi figürün yan yana gelmesi değildir. Mesele, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu partinin genel başkanlık makamının taşıdığı tarihsel ve kurumsal ağırlıktır.
O koltuk, herhangi bir siyasi partinin genel başkanlık koltuğu değildir.
O koltuk, bir ulus devletin inşa sürecini yöneten, devrimleri hayata geçiren iradenin sembolüdür.
Bu tarihsel perspektiften bakıldığında şu soru kaçınılmaz hale gelir:
Cumhuriyet Halk Partisi’nin iç meselelerinin meşru muhatabı ya da akıl hocası Bülent Arınç mıdır?
Hafızamızı tazeleyelim: Bülent Arınç, Türk siyasetinin son yirmi yılına damga vuran AKP iktidarının kurucu babalarından biridir. Meclis Başkanlığı ve Başbakan Yardımcılığı yapmış, siyasal İslam geleneğinden gelen "ağır top"tur.
Ancak aynı Bülent Arınç, siyasi kariyeri boyunca Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle, laiklik ilkesiyle ve bizzat CHP’nin varoluş nedenleriyle çatışan söylemlerin de mimarıdır. Bu söylemler, anlık gafletler değil, ideolojik bir duruşun yansımaları olarak siyasi hafızamıza kazınmıştır.
Dolayısıyla yaşanan durum, "siyasi diyalog" parantezine alınamayacak kadar ciddi bir eksen kayması riskini barındırır.
Asıl mesele şudur: Cumhuriyet’i kuran partinin iç siyasetini dizayn ederken referans noktası kimdir? Bir siyasi partinin "mahremi" sayılan iç tartışmalar, neden karşı mahallenin en sembolik ismine, üstelik baş başa yapılan bir görüşmede açılır?
CHP’nin tarihi, tüzüklerden ve kongrelerden ibaret değildir. O tarih, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş hikâyesidir. Bu nedenle CHP Genel Başkanlığı makamı, teknik bir yöneticilikten öte, Atatürk’ten devralınan bir "emanetçilik" vasfı taşır.
Bu emanetin ağırlığı, bazen bir miting meydanında, bazen de kapalı kapılar ardında yapılan baş başa bir görüşmede test edilir.
Bugün Türkiye’de siyaset kurumu derin bir güven krizinin pençesinde. Seçmen, partilerin tüzüklerinde yazan ilkeler ile liderlerin pratik hamleleri arasındaki uçurumu görüyor ve sorguluyor.
Tam da bu yüzden, CHP gibi köklü bir çınarın en çok dikkat etmesi gereken husus bellidir: Siyasi temasların sıklığı değil, siyasi duruşun netliği.
Cumhuriyet’in kurucu partisinin pusulası, günübirlik siyasi manevralar veya karşı mahalleden alınacak "aferin"ler olamaz. O pusula, Atatürk’ün ortaya koyduğu kurucu ilkelerdir.
Ve o ilkelerin özeti, siyaset biliminin karmaşık teorilerine ihtiyaç duymayacak kadar berraktır:
Cumhuriyet’in rotası, Cumhuriyet’in değerleriyle çizilir; o değerlerle kavgalı olanların icazetiyle değil.





