Bir lise öğrencisi… Kalp hastası bir çocuk.
Okulda, sınıf arkadaşlarının önünde tokatlanıyor, boğazı sıkılıyor.
Bir şehirde, üç kadın öldürülüyor; altı kadının ölümü hâlâ “şüpheli” olarak kayıtlarda duruyor.
Ve biz, her yeni haberin ardından “yine mi” diyoruz.
Oysa bu cümle, bir ülkenin ortak utancı haline geldi.
Görünenin Arkasındaki Gerçek
Zonguldak’taki bu iki haber sadece yerel birer olay değil.
Biri, okul koridorlarında yaşanan şiddetin geldiği noktayı;
diğeri, kadınların yaşam hakkının nasıl tehdit altında olduğunu anlatıyor.
Ama aslında her ikisi de aynı kökten besleniyor:
şiddeti meşrulaştıran kültürden.
Çocuğa tokat atmayı “terbiye”, kadına bağırmayı “haklı öfke”,
itaat etmeyeni cezalandırmayı “otorite” sayan bir anlayış hâlâ içimizde.
Ailede başlıyor, okulda sürüyor, sokakta güçleniyor, mahkeme salonlarında bile yankılanıyor.
Ve böylece, bir ülkenin vicdanı sessizliğe gömülüyor.
Rakamlar Bize Ne Söylüyor?
2023 yılında 315 kadın öldürüldü.
2024’ün sadece ilk beş ayında 183 kadın…
Bu sayılar, yalnızca soğuk birer istatistik değil;
her biri bir anne, bir kız evlat, bir hayat demek.
TÜİK verilerine göre son dokuz yılda çocuk istismarı vakaları yüzde 287 artmış durumda.
Bu tabloyu “bireysel sapkınlık” diye açıklamak mümkün değil.
Bu, sistematik bir toplumsal çürümenin göstergesi.
Sessizliğin Suçu
Şiddet yalnızca uygulayanın değil, sessiz kalanındır da.
Bir okulda çocuk dövülürken “aman büyütmeyelim” diyen öğretmen de,
bir kadının çığlığını duyup “aile meselesi” diye kapıyı kapatan komşu da,
aslında şiddetin zincirine bir halka daha ekler.
Çünkü şiddet, sessizliği sever.
O sessizlikte büyür, normalleşir, görünmezleşir.
Ve biz, ancak biri ölünce duyarız o sesi.
Şiddeti Üreten Toplum, Şiddetle Yaşar
Şiddet bir sonuç değil, bir süreçtir.
Ekonomik eşitsizlik, toplumsal cinsiyet rolleri, eğitimsizlik, adaletin gecikmesi…
Hepsi birer halkadır.
Bir kadının korunma talebi reddedildiğinde,
bir çocuğun istismar dosyası sürüncemede kaldığında,
bir öğretmen, bir komşu, bir memur “bana ne” dediğinde,
toplum biraz daha karanlığa gömülür.
Bir ülkenin gerçek kalkınma seviyesi, milli gelirle değil;
kadınlarının, çocuklarının, gençlerinin ne kadar güvende olduğu ile ölçülür.
Biz ise her gün biraz daha korkan, biraz daha içine kapanan bir topluma dönüşüyoruz.
Hepimiz biliyoruz artık: sadece konuşmak yetmiyor.
Birini kaybettikten sonra üzülmek, ağıt yakmak da yetmiyor.
Değişim; görmezden gelmemekle, susmamamakla başlıyor.
Kalemimiz susarsa, vicdanımız da susar.
Bir çocuğun gözyaşı kurumadan, bir kadının adı manşetten silinmeden
biz yazmaya, anlatmaya, sormaya devam etmeliyiz.
Mesele sadece “bir kadın daha öldürülmesin” demek değil;
mesele, şiddeti doğuran sessizliği kırmak.
Evin içinde, okulda, sokakta — nerede olursa olsun —
görmezden gelmeyen, susmayan insanlar oldukça umut var.
Çünkü gerçek değişim, kanunlarla değil;
kalemle, sözle, dayanışmayla ve vicdanla başlar.
Bir Daha Olmasın Diye…
Kalp hastası bir çocuğun boğazına sarılan eller,
bir kadının yaşamına son veren silah,
bir çocuğun sessiz çığlığı…
Bunların hiçbiri kader değil.
Bir toplum, kendi sessizliğini kırabildiği gün değişmeye başlar.
Bir anne “artık susmayacağım” dediğinde,
bir öğretmen “görmezden gelmeyeceğim” dediğinde,
bir gazeteci “bu haberi unutmayacağız” dediğinde…
O gün, bu ülke gerçekten nefes almaya başlayacak.





