Türkiye’de siyasetin en büyük hastalıklarından biri, herkesin görmek istediği tabloya bakmasıdır.
Bir seçim olur; kazanan taraf bunun milletin kesin iradesi olduğunu söyler. Bir başka seçim olur; kaybeden taraf sonucun önemsiz olduğunu anlatmaya çalışır.
Oysa siyaset, yalnızca sonuçları değil, sonuçları doğuran şartları ortaya çıkarabilme ve anlayabilme sanatıdır. Burada sebep sonuç ilişkisini ortaya koymak önem arz ediyor.
Geçtiğimiz günlerde 3 ilde, 6 beldede yerel ara seçim yapıldı. Sonuçlara bakıldığında AKP 4 beldeyi kazandı. Ardından sosyal medya ikiye bölündü. Bir taraf bu sonucu iktidarın yeniden yükselişi olarak yorumladı.
Diğer taraf ise “6 beldeden ülke analizi mi yapılır?” diyerek sonucu küçümsedi. Gerçekte ise iki taraf da aynı hatayı yapıyor olabilir.
Çünkü mesele ne 4 belde kazanmak kadar büyük ne de tamamen önemsiz görülecek kadar küçüktür.
Asıl soru şu: Türkiye bugün ne yaşıyor?
Seçim sonuçlarını değerlendirirken yalnızca sandığa değil, vatandaşın mutfağına da bakmak gerekir.
Markete gitmek zorunda olan emekliye… Kirasını ödemeye çalışan asgari ücretliye… Diplomasıyla iş arayan gence… Çocuğunu okutmaya çalışan anne babaya… Bugün Türkiye’nin gündeminde bunlar var.
İnsanlar artık siyasi partilerin birbirine attığı sloganlardan çok kendi hayatlarındaki değişime bakıyor. Bir vatandaş sabah uyandığında cebindeki paranın değer kaybetmediğini görmek istiyor. Akşam haberleri açtığında yeni bir kriz haberi duymak istemiyor. Çocuğunun geleceği konusunda kaygı duymadan yaşayabilmek istiyor. Ve aslında sandıkta da çoğu zaman bunun cevabını veriyor.
Türkiye siyaseti uzun yıllardır seçmenin verdiği mesajları kendi istediği şekilde yorumlama alışkanlığına sahip. Oysa seçmen çoğu zaman çok daha basit konuşuyor.
“Beni duyuyor musun?” diyor. “Geçim sıkıntımı görüyor musun?” diyor. “Adalet talebimi anlıyor musun?” diyor. “Çocuğumun geleceği için bir planın var mı?” diyor.
Bu nedenle bugün altı beldede alınan sonucu da, yarın başka bir yerde alınacak sonucu da tek başına bir zafer ya da hezimet olarak okumak doğru değildir.
Türkiye artık eski Türkiye değil. Seçmen de eski seçmen değil. Parti aidiyetleri hâlâ güçlü olabilir ama ekonomik gerçekler çok daha güçlü hale geldi.
Bugün bir seçmen aynı seçim döneminde farklı tercihler yapabiliyor. Yerel seçimde başka, genel seçimde başka, cumhurbaşkanlığı seçiminde başka davranabiliyor. Çünkü artık kimliklerden çok performansa bakıyor.
Bu yüzden siyaset kurumunun kendisine sorması gereken soru şu olmalıdır: “Kaç belediye kazandık?” değil. “Kaç vatandaşın derdine çözüm olduk?” sorusu.
Çünkü seçimler yalnızca oy sayımı değildir. Aynı zamanda toplumun ruh halinin ölçümüdür. Bugün Türkiye’de vatandaşın en büyük talebi kavga değil, çözüm. Kutuplaşma değil, huzur. Sürekli geçmişin tartışılması değil, geleceğe dair umut.
Bu nedenle 6 beldenin sonucu elbette değerlidir. Ancak 6 beldenin sonucundan hareketle seksen beş milyonluk bir ülkenin geleceği hakkında kesin hükümler vermek de sağlıklı değildir.
Sandık bazen iktidarı ödüllendirir. Bazen muhalefeti uyarır. Bazen herkese birden mesaj verir. Ama her durumda vatandaşın söylediği şey aynıdır:
“Benim hayatıma dokunun.”
Siyasetin başarısı da tam burada başlar. Çünkü vatandaşın sofrasındaki eksik ekmek tamamlanmadan, gençlerin umudu yeniden büyütülmeden, hukuka ve adalete duyulan güven güçlendirilmeden hiçbir seçim sonucu kalıcı bir zafer anlamına gelmez.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı seçim sonuçları üzerinden zafer ilan eden siyasetçiler değil; vatandaşın sesini gerçekten duyabilen siyasetçilerdir.
Ve günün sonunda unutulmaması gereken gerçek şudur: Sandık bazen rakamları gösterir. Ama ülkenin asıl hikâyesini her zaman insanlar yazar.





