Bir ülkenin geleceğini anlamak istiyorsanız borsasına, yollarına ya da gökdelenlerine değil; çocuklarına bakın.
Çünkü bir toplumun gerçek kalkınma göstergesi, çocuklarının ne kadar üretime katıldığı değil, ne kadar çocuk kalabildiğidir.
Bugün dünyada yaklaşık 160 milyon çocuk işçi bulunuyor. Bu, her 10 çocuktan birinin çocukluğunu çalışarak geçirmek zorunda kaldığı anlamına geliyor. Üstelik uluslararası kuruluşların verileri, son yıllarda ekonomik krizler, göç hareketleri, savaşlar ve derinleşen yoksulluk nedeniyle bu sayının yeniden artış eğiliminde olduğunu gösteriyor.
Türkiye de bu tablodan bağımsız değil.
TÜİK verileri ve çeşitli araştırmalar, özellikle ekonomik zorlukların arttığı dönemlerde çocukların eğitimden kopma riskinin yükseldiğini ortaya koyuyor. Kayıtlı ya da kayıt dışı biçimde çalışan çocukların önemli bir bölümü; tarımda, küçük sanayi işletmelerinde, hizmet sektöründe ve aile ekonomisine katkı sağlamak amacıyla çalışma hayatının içinde yer alıyor.
Ancak çocuk işçiliği yalnızca ekonomik bir mesele değildir.
Bu aynı zamanda bir sosyoloji meselesidir.
Çünkü çocuk işçiliği; yoksulluğun kuşaklar arasında aktarılmasının en görünür biçimlerinden biridir. Eğitimden uzak kalan bir çocuk, ileride daha düşük gelirli işlerde çalışma riskiyle karşı karşıya kalır. Böylece yoksulluk yalnızca bugünü değil, geleceği de şekillendiren kalıcı bir döngüye dönüşür.
Bir başka ifadeyle çocuk işçiliği, yalnızca bir çocuğun bugününü değil; yarının toplumunu da etkiler.
Sahada yapılan araştırmalar gösteriyor ki çocuk yaşta çalışmak zorunda kalan bireylerde okul terk oranları yükseliyor, sosyal hayata katılım azalıyor ve mesleki seçenekler daralıyor. Çocukluk döneminde üstlenilen ağır sorumluluklar ise psikolojik gelişimi doğrudan etkileyebiliyor.
Oysa çocukluk, çalışarak geçirilmesi gereken bir dönem değildir.
Çocukluk; öğrenmenin, keşfetmenin, oyun oynamanın ve hayal kurmanın zamanıdır.
Bir çocuğun elinde olması gereken şey çalışma kartı değil, kütüphane kartıdır.
Omuzlarında taşıması gereken yük ise iş yükü değil, okul çantasıdır.
12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü bize yalnızca bir farkındalık tarihi sunmuyor. Aynı zamanda şu soruyu da soruyor:
Bir çocuk çalışmak zorunda kalıyorsa, eksik olan şey yalnızca o çocuğun çocukluğu mudur?
Yoksa hepimizin ortak geleceği mi eksilmektedir?
Ben ikinci sorunun cevabının çok daha ağır olduğunu düşünüyorum.
Çünkü çocuk işçiliği, bir çocuğun kaybettiği çocukluk kadar; bir toplumun kaybettiği gelecek meselesidir.





