Bazı yürüyüşler bir yerden bir yere gitmek için yapılmaz. Bazı yollar, sadece adımlarla değil, bir kentin, bir sınıfın, bir halkın haysiyetiyle aşılır. Bazı grevler vardır ki; sadece üretimi durdurmaz, hayatın olağan akışındaki o adaletsiz çarkı da durdurur. Bazı itirazlar, tam da bu yüzden tarihin tozlu raflarına değil, bugünün tam kalbine kalır.
Bugün geriye dönüp 1991’in o soğuk Ocak günlerine baktığımızda şunu net biçimde görüyoruz: İşçinin mücadelesi, tek başına bir sınıfın meselesi değildir. Ne zaman ki halk o mücadelenin yanına oturur, ne zaman ki sofralar, sokaklar ve evler dayanışmayla birleşir; işte o zaman bir grev, sendikal bir pazarlık olmaktan çıkıp toplumsal bir söze dönüşür.
Zonguldak bunu çok iyi bilen bir kenttir.
Büyük Madenci Yürüyüşü, yalnızca maden işçilerinin üç beş kuruşluk ücret pazarlığı değildi. O yürüyüş; “zarar ediyor” denilerek gözden çıkarılan emeğin, “sus” denilen insanların, “katlan” denilen bir kentin topyekûn itirazıydı. Ankara’nın fildişi kulelerinden bakıp işçiyi sadece birer "maliyet kalemi" olarak görenlere karşı; "Biz buradayız, buradaydık ve burada olacağız" demenin adıydı.
Madenciler o yola çıktığında, arkalarında yalnızca kömür karası eller yoktu. Bir şehir yürüyordu onlarla birlikte. Evlerinde tencere kaynatan kadınlar, yol kenarında babasını bekleyen çocuklar, kapısını açıp “bir sıcak çorbamız var” diyen esnaf… O günlerde Bolu yollarında çekilen çile, paylaşılan bir battaniye, bölünen bir somun ekmek; aslında bize bir gerçeği fısıldıyordu: Kurtuluş yok tek başına!
İşte o yüzden bu yürüyüş hâlâ taze, hâlâ canlı ve hâlâ tehlikeli bulunuyor.
Çünkü gerçek dayanışma, süslü pankartlardan ibaret değildir. Gerçek dayanışma; grevdeki işçinin yalnız olmadığını iliklerine kadar hissettiği andır. "Yanındayım" sözünün sadece bir vaat değil, ete kemiğe bürünmüş bir eylem olduğu andır.
Bugün ülkemizin dört bir yanında grevler yeniden konuşuluyor, işçiler yeniden sokağa çıkıyorsa; bunun nedeni yalnızca mutfaktaki yangın veya geçim sıkıntısı değildir. Bu; yıllardır biriken adaletsizliğin, güvencesizliğin ve sistemli bir şekilde değersizleştirilen emeğin patlamasıdır. Sermaye, işçiyi yalnızlaştırmak, sendikasızlaştırmak ve birer rakamdan ibaret kılmak istiyor.
Ama asıl soru şudur: Toplum bu kez ne yapacak?
Tarih bize en acı dersini verdi: Eğer bir grev yalnız bırakılırsa, eğer o barikatın arkasında sadece işçi kalırsa, sadece işçi kaybetmez. O gün o fabrikada, o madende, o atölyede kaybedilen hak; yarın öğretmenin, ertesi gün doktorun, bir sonraki gün emeklinin kaybıdır. İşçinin kaybettiği her mevzi, toplumun nefes alanlarından birinin daha kapanması demektir.
Zonguldak’ın hafızası tam da bu yüzden kıymetlidir. Bu kent, dayanışmanın bir slogan değil, bir yaşam biçimi olduğunu tüm Türkiye’ye gösterdi. Kömürün karasına halkın rengini kattı.
Bugün de aynı kavşaktayız. Aynı soruyla karşı karşıyayız: Yan yana mı duracağız, yoksa olan biteni bir ekranın arkasından seyirci mi kalacağız?
Unutmayalım ki; barikatlar kurulabilir, yollar kapatılabilir, sesler kısılmak istenebilir. Ama eğer o dayanışma ruhu bir kez sokaklara taşmışsa, o yolu yürüyenler hiçbir zaman bitmez.
Dün Zonguldak’tı, bugün memleketin her bir yanı…
Yürüyenlere selam olsun.





