Bir rakamla başlayalım:
612.651
TÜİK’in 2024 verilerine göre, geçtiğimiz yıl bu kadar çocuk güvenlik birimlerine getirildi.
Kimisi bir suça karışmış, kimisi bir suçun mağduru olmuş.
Ama hepsi bir şekilde devletin kayıtlarına geçmiş.
İşte bu rakam, aslında çocukluğun cenaze ilanıdır.
Çünkü bu sayının içinde, belki sizin mahallenizdeki sessiz çocuk da var.
Belki okul sıralarında ödevlerini eksiksiz yapan Elif…
Belki de göç yolunda annesinin elinden tutup sınırı geçen Ahmed…
Hepsi bir rakama, bir yüzdeye, bir maddeye sıkıştı artık.
Ve biz hâlâ, utanmadan “çocuklar bizim geleceğimizdir” demeye devam ediyoruz.
2024 verilerine göre çocukların en çok karıştığı olay: yaralama.
Yani çocuklar artık konuşamıyor, bağ kuramıyor, anlaşamıyor demek.
Duygular, öfkeye; öfke, yumruğa dönüşüyor.
Ardından geliyor hırsızlık, uyuşturucu, tehdit, cinsel istismar…
Bir toplumun en savunmasızlarının, en kırılganlarının, en sessizlerinin sırtında birikiyor hayatın yükü.
Suçun faili de, mağduru da artık çocuk.
Ve biz, olanı değil; olmayanı da izliyoruz.
Ekranlara yansımayan çocukları…
Adliye koridorlarında sesi çıkmayanları…
Aile içi şiddetle baş başa bırakılanları…
Göç yollarında kaybolanları…
Peki devlet nerede?
Bu çocuklar okula mı daha yakın, yoksa karakola mı?
Devletin sosyal hizmetleri bu çocuklara ne kadar uzanabiliyor?
Koruyucu sistemler gerçekten işliyor mu?
Yoksa biz sadece, bir çocuk “suç” işledikten sonra mı ilgileniyoruz?
Her yıl olduğu gibi, bu yıl da süslü cümlelerle başladı:
2025, “Aile Yılı” ilan edildi.
Ama ne çıkıyor bu başlıkların altından?
Yalnızlık.
Şiddet.
İhmal.
Çocukların cebine umut değil;
bir karakol kaydı, bir dava dosyası, bir travma yerleşiyor.
Aile Yılı’nın gölgesinde çocuklar, ne aile sıcaklığını ne de devletin şefkatini bulabiliyor.
Ve biz, renkli afişlerin, sempozyum salonlarının arkasında gerçeği unutuyoruz:
Çocuk hâlâ yalnız.
Çocuk hâlâ korkuyor.
Ve çocuk hâlâ görülmüyor.
Bu veriler sadece bugünün değil, yarının da haritası.
Bugün bir çocuğu göremezsek,
yarın bir toplumun vicdanını kaybederiz.
O yüzden artık sadece üzülmek yetmez.
Artık ağlamak, iç geçirmek, başını eğmek yetmez.
Ses olmak zorundayız.
Politika talep etmek zorundayız.
Devletin ve yerel yönetimlerin, çocuklar için önleyici, iyileştirici ve eşitlikçi politikalar üretmesini sağlamak zorundayız.
Çünkü çocuk susarsa, toplum çürür. Ve biz susan çocukların değil, konuşan bir geleceğin tarafı olmalıyız.
***
Not:
Bu yazı, TÜİK’in 2024 yılına ait “güvenlik birimlerine gelen çocuk” verilerinin toplumsal bir değerlendirmesidir. Her bir istatistik, bir hayattır.
Çözüm yalnızca rakamlarda değil, vicdanda başlar.





