Yangın haberleri artık yalnızca yaz aylarının değil, bu ülkenin kaderinin de bir parçası oldu.
Her yıl yeni bir il, yeni bir köy, yeni bir orman. Ve her yıl aynı kelimeler: “Kontrol altına alındı”, “Soğutma çalışmaları sürüyor”, “Can kaybı yok ama büyük hasar var”…
Peki, gerçekten yalnızca ormanlar mı yanıyor?
Yanan bir köyün geçmişini kim yeniden inşa edebilir?
Kül olan evlerin içindeki çocukluk fotoğraflarını, saklanan mektupları, ahırdaki hayvanları kim geri getirebilir?
Bilecik’in Köprücek Köyü… Belki haritada yerini bilen azdır. Ama artık hepimizin hafızasında kara bir iz olarak kalmalı. Tıpkı Manavgat, tıpkı Marmaris, tıpkı Hatay gibi...
Neden mi?
Çünkü hâlâ birileri tarlada ateş yakabiliyor.
Çünkü hâlâ ormanlık alanlarda sigara izmariti atılıyor.
Çünkü hâlâ “bize bir şey olmaz” rehavetiyle yaşıyoruz.
Ve çünkü biz, doğayı “süs” sanıyoruz. Oysa doğa bizim ilacımız, yemeğimiz, evimiz, hatta kimliğimiz. Ormanı yanan bir ülke, yalnızca ekolojik değil, vicdani çöküş de yaşar.
Bir ülkenin kalkınması yalnızca binalarla, yollarla, barajlarla olmaz. O ülkenin ormanlarına ne kadar sahip çıktığıyla olur.
Ve unutmayalım: Ormanları korumak sadece devletin değil, 85 milyonun ortak sorumluluğudur.6
Yangın söndüğünde yalnızca alevler biter. Ama geride ne kaldığıyla yüzleşmek cesaret ister.
Şimdi soru şu:
Biz gerçekten yanmadık mı?
Yoksa içimiz de mi çoktan küle döndü?





